Saturday, October 22, 2011

düsünceler

varlik'in bu ayki sayisinda hasan bülent kahraman'in günlügünden parcalar var, camus'den sartre'dan nazim hikmet'ten, barthes'tan söz ediyor. kimileri arasinda kiyaslamalar yapiyor, kimileriyle nasil tanistigini anlatiyor. hasan bülent'in onda cogu zaman bulamadigim samimiyeti hosuma gitti bu yazilarda ve kisa kisa da olsa ailesinden, annesiyle kurdugu iliskiden söz acmasi dikkatimi cekti. ailesi icindeki konumunu anlatirken bile kendisini temize cekmesini, güclü kisiliginin altini cizmesini yadirgamiyorum, onun böyle bir yapisi oldugunu ya da bir zaafini anlatmaya kalkissa bile neticede bunun bir övünmeye dönüsebilecegini biliyorum. nazim hikmet'in narsistik yanindan hoslanmasi da bununla alakali olabilir, bilemiyorum.

aklima takilan bazi sözleri oldu, söyle diyor: "herkesin her seyini bildim ama kimse benim en kucuk bir seyimi ögrenemedi. hayat insanin kendisine gizemli olmaya basladiginda gercek serüven boyutunu kazaniyor. cünkü insan kendisini ancak o serüvende sinayip kesfediyor. ben bana aittim. kendimi kendime sakliyordum. hala. bu bana yeter. kendime verdigim en önemli armagan budur yasamda."

bugun bu satirlar üzerine epeyce düsündüm, herhangi bir seye, kendisine bile teslim olamadigini söyleyen bir adam, hem de bunu hayatinin en önemli armagani sayiyor. bir adanmisliktan, kendi yasamini baskasi ugruna feda etmekten, hice saymaktan söz ediyorsa hakli ama 'kimse benim en kucuk bir seyimi ögrenemedi' demek bana tuhaf geliyor. bu bir armagan olmaktan cok cezadir insana. kimse bizim bir seyimizi ögrenemezse insanlar arasindaki degerimizi nasil bulacagiz diye bir soru geliyor aklima. birileri hakkimizda bir seyler bilmeli, bildikleriyle gün gelip canimizi yakmali ancak öyle ögrenebiliriz kendimizi korumayi ya da güclü olabilmenin, kendi kendine yetebilmenin acik sözlülükten ya da her seyi herkesin ortasinda yasamaktansa kendi icimizde sakinlesmekten ve kendimizi korumaktan gectigini anlayabilelim.

ben de cok acik biri sayilmam, her zaman sirlarim oldu, onlari korumaya her zaman özen gösterdim sanirim bu da benim kendime verdigim en önemli armagan oldu. sirlarin belli bir muglakligi tasiyor olmalari da sanirim onlarin degerini ve cekiciligini arttiriyor, hepsinden öte bir gecmise isaret ediyor ve ben gecmisi olan her seye ve onu koruyabilen herkese saygiyla yaklasiyorum. cesaretle, dürüstce, cirilciplak yasarken sirlarina ve gecmisine sahip cikmak benim savundugum.

Wednesday, October 19, 2011

sevgilerde

hepimiz sevgi sayesinde yasiyoruz degil mi. kimi kisacik bir mesajda buluyor o sevgiyi, kimi uzun anlatilarda, kimi soluksuz sevismelerde. kimileri karistiriyor, sevilmek icin yasiyor. kimileri karistiriyor neyi sevip neyi sevmedigini kestiremiyor. sevmenin uzun süren bir taahhüd oldugunu düsünene pek rastlamiyorum artik, varsa yoksa ilk karsilasmalarin bas döndürücü sarhoslugu. öylesine kisa süren bir sürec ki bu, erisilmesi-tüketilmesi öylesine kolay ki ve sirf bu yüzden öylesine hizli ki benimsemesi. bir sevgiyi tüm sorumluluklari, zorluklari, acmazlari ve mücadelesiyle yasamaktansa onu kendi tatminleri, arayislari, kimlik edinme cabalari icin aracsallastiranlari görüyorum daha cok.

yasamin öyle ya da böyle hic durmaksizin bir rol yapma hali oldugunu biliyorum ama istiyorum ki en azindan sevgilerimizde bu rol yapma haline bir ara verelim, biraz cesaretle, biraz kararlilikla kim oldugumuzu önce kendimize sonra karsimizdakine itiraf ederek birlikte bakmayi deneyelim yepyeni bir dünyaya. yoksa bütün bir yasami rol keserek bicimlendirmeye calismak bana bir faciadan beter görünüyor.

Saturday, October 15, 2011

henüz erken

hic bitmez bende kararsizliklar, mütereddit haller.
insanlar arasinda bunalimli, gergin, küskün günler. gecededir teselli, geceler teselli eder.
ve her yeni gün cesaret ister. bir avuç gökyüzü, bir avuç bulut yeter mi derken rüzgar fisildar, henüz erken.

Friday, October 07, 2011

oradaydim, aznavour konserinde.


böyle bir yaziya insan nereden baslayacagini bilemiyor, geldigim gibi girismistim yaziya, yorgundum, tamamlayamadim. simdi tekrar yazinin basina gecince icimden bambaska seyler yazmak geliyor.

29 eylül persembe gecesi, yasayip yasamadigimi bilmedigim, hayal gibi bir geceydi. tipki hayatimizdaki her seyin tam ve eksiksiz oldugunu hissettigimiz o mutlu anlardaki gibi büyülü bir gece.

madeleine bulvarina vardigimda konserin baslamasina bir saatten fazla bir zaman vardi. telasliydim, heyecanliydim, bir an evvel koltuguma oturmak icin sabirsizlaniyordum. yine de biraz sakinlesmek, bütün bu süreci sindire sindire yasamak icin vitrinlere bakip biraz oyalanmak istedim. 5-10 dakika vitrinlere bos bos baktiktan sonra olympia'nin kapisina vardim. ikili üclü gruplar halinde kapinin acilmasini bekleyen insanlarin arasina karisip biraz rahatlamayi umdum, zaten cok gecmeden de kapilar acildi ve artik koltugumdaydim.

salon henuz bostu, birazdan onumdeki perde acilacak ve aznavour'la karsilasacaktim. "paris'te, olympia'da aznavour konserindeyim" dedim kendime, sanki orada olduguma kendimi iknaya calisiyordum. istanbul'a gelmesini istiyordum aznavour'un, bir gün gelir diye bekliyordum, onu burada acik havada görebilmeyi diliyordum ama böylesi, yani onu artik sahnelere veda edecegi son konserlerden birinde paris'te, hem de 30 sene sonra ciktigi sahnede gormek, tanri'nin bir lutfundan baska bir sey olamazdi. bunu yazarken bile gozlerim doluyor ve sukretmekten baska bir sey gelmiyor elimden.

ben aklimdan bunlari gecirirken yavas yavas doluyordu salon. tahmin ettigimden de yüksek bir yas ortalamasi vardi o gece. belli ki herkes aznavour'un sadik hayraniydi, belli ki herkes bu gece icin özenle giyinip kusanmisti. böyle bir zarafet ve aheng benim icin her zaman cekici olmustur ama burada farkli bir sey vardi. aznavour 87 yasinda, gelenler 50 - 60 -70 aralıklarinda ve ben onlarin arasinda sanki onlarin tanik oldugu tarihe adim atiyormus, belki pekcogunun yasadigi 50'li yillarin paris'inde soluk aliyormus gibi hissediyordum.

konserin baslamasiyla birlikte itiraf etmeliyim ki hayal etmek mi daha iyi yoksa o hayalin gerceklesmesi mi diye dusunmeye basladim. aznavour yeni albumunden sarkilar soyluyordu ve sanirim hepimiz bu sarkilari yeni duyuyor, tepkisiz dinliyorduk. benim icin kirilma noktasi, 'les plaisirs demodes' sarkisi oldu, iste dedim, iste bu yasadigim olaganüstü bir sey, sadece bu sarkiyi dinlemek, aznavour'un ellerini omuzlarinda dugumleyip dans ederek sarki söyledigi ani paylasmak icin bile orada olmaya degerdi, muthisti. onun arkasindan efsane sarkilar birbirini izledi, sa jeunesse, il faut savoir, desormais (bu sarkinin sonunda kalkip 'helal olsun sana' diye bagirmamak icin zor tuttum kendimi), hier encore, les deux guitares, la boheme ve finalde emmenez-moi...

disari ciktigimda öyle mutlu, öyle enerji doluydum ki belli bir süre olympia'nin kapisindan ayrilamadim. herkes birbirine gülümsüyor, kapinin üzerindeki isikli panonun altinda fotograf cektiriyordu. o sirada hepimizin hayatinda havai fisekler patliyordu.

boyle bir gecede ne hissettigimi anlatmak gercekten cok zor. her sarkida gozlerimin onunden binlerce kare geciyordu, kimi sarkilara eslik ediyordum, kimilerinde orada olduguma inanamiyordum, bazen basimi cevirip salona bakiyordum, bazen sahnedeki her ani hafizama kazimak icin dikkat kesiliyordum. oradaydim, aznavour konserinde...
cool hit counter