Monday, December 07, 2009

erkan özerman mi daha kibirli derya büyükuncu mu?

enrico macias vardi gecen gece ekranda. yaninda büyük organizatör erkan özerman, hemen karsilarinda türkücü mahmut tuncer yer aliyordu. mahmut tuncer ve enrico macias isimlerini yanyana görünce dahi gülmeye baslayan bir tuhaf toplumumuz var. bir de bu iki isim üzerinden eglence arayanlar olunca hayli sevimsiz görüntüler ortaya cikabiliyor. benim dikkatimi ceken mahmut tuncer ve erkan özerman arasindaki bir diyalog oldu. tuncer, enrico macias gibi büyük bir sanatcinin karsisinda bulunmaktan onur duydugunu gayet zarif bir sekilde ifade etti, onun bu sözlerini enrico macias'a tercüme etmesi istenen erkan özerman, hic böyle bir ceviri yapmadigi gibi tuncer'i kendisi yanitlamayi tercih etti ve söyle bir cümle kurdu: "hic merak etmeyin biz de sizi takip ediyoruz, paris'teki evimde televizyonu aciyorum, 500 kanal önümde."

erkan özerman, paris'teki evin dillere destan, 500 kanalli televizyonun da öyle. gönül ister, dünyanin dört bir yaninda evin olsun lakin sen 70 yasinda, hala en fazla alkisi ben isterim diyen huysuz assolistler gibi konusarak ne yapmaya calismaktasin, anlamakta güclük cekiyor ve üzülüyorum.

bir de kucuk bir karsilastirma yapmak istiyorum. ayni programin gec saatteki konuklarindan birisi milli yüzücü derya büyükuncu'ydu. büyükuncu, gec saatte yayina alindigi icin biraz gergindi, kendisine söz verildiginde de biraz ölcüsüz, biraz ayari sasmis bir konusma yapti. 25 senedir milli sporcu oldugunu, bir efsane yarattigini, bu efsaneyi görmek isteyenleri abdi ipekcideki yarismaya bekledigini söyledi. bugun eksi sözlükte gördüm ki herkes, büyükuncu'nun magrur sözlerinden, kendisiyle gururlanmasindan, böbürlenmesinden sikayetci. büyükuncu, senelerdir görmezden gelinmenin, tüm basarilarina karsin yok sayilmanin icinde birikmis öfkesiyle, 'yakisikli sen de bir seyler söyle' diyen sunucunun bardaktaki son damlayi da tasirmasiyla feryada gelmis, ben bu öfkeyi anlayabiliyorum.

erkan özerman, mahmut tuncer'i seni paris'teki evimden 500 kanalli televizyonumdan takip ediyorum diyerek kendince onurlandiriyorken, neden bu küstahlik kimsenin dikkatini cekmiyor da genc bir yüzücünün kizginlikla ortaya cikan böbürlenmesine herkes veryansin ediyor, iste bunu anlamiyorum.

görünür adamlarin kusurlari görünmez olurken, hic görünmeyen, sesleri hic cikmayan adamlarin sesleri, kusurlari hemen görünür kilinir ve onlar görünmezlige terk edilir.

iktidar mi ariyorsunuz, hegemonya mi ariyorsunuz, hiyerarsi mi ariyorsunuz, iste bakin, görünür adamlarin pisliklerinin nasil temizlendigine bakin, saglamasini da eksi sözlükte önce derya büyükuncu sonra da erkan özerman'i aratarak yapin.

Saturday, December 05, 2009

gösteri dünyasi, sahtelikler, kirlilikler

okumadigim ancak cokca okundugunu bildigim, uzun zamandir da varligindan haberdar oldugum bir populer blog yazarinin vedasini gördüm. böylesi veda yazilarini garipsiyorum. yaziyla samimi bir iliski kurmus, yaziyi kisiliginin bir parcasi haline getirmis olanlar sanmiyorum ki 'hoscakalin, bu blogun sahibi artik burada olmayacak, sonsuz tesekkurler' gibi aciklamalarla dolu sirk gösterisi niteliginde veda yazilari yazsinlar. unutmamak gerekir ki, sözcüklerin bir agirligi vardir, veda kelimesinin de bir agirligi vardir, o agirligi tasiyamayacaginizi düsünüyorsaniz o kelimeyi etmezsiniz. aman tanrim, ben neler diyorum, öyle ya bu dünyada neyin agirligi kaldi ki, sözcüklerin agirligi kalsin.

bütün bu yazi kirliliginin icinde bir de sessiz sedasiz yazilarini donduranlar, durduranlar var ki esas onlar yazsinlar istiyorum. onlar ki yaziya hakkini verenler, yazida icini dökenler, öylesine sade, öylesine sahici ve öylesine dürüst.

Monday, November 30, 2009

kaçış

iste bizim kacis saatimiz.
bizi biz yapan zamandan soyunma, siyrilma vaktimiz.
bir söminenin önünde çömelmis, bu asagilik yasama sirt cevirmisiz.
alevlerin karsisinda kiskanclikla tutusan bedenlerimizle biz, ikimiz
dilini bilmedigimiz bir dünyanin gizleriyiz.

Friday, November 27, 2009

Kazuo Ishiguro ve Avunamayanlar

epeydir 'avunamayanlar' üzerine bir seyler yazmayi düsünsem de nereden nasil baslayacagima bir türlü karar veremeyince derli toplu bir seyler cikmadi ortaya. nasil bir histi avunamayanlari okumak diye sorarsaniz, alacakaranlikta, biraz tedirgin, hizli hizli yürümek gibiydi diyebilirim. romanin zaman örgüsü öylesine ustalikla kurulmus ki olaylarin yavas yavas mi yoksa hizlica mi gectigini kestirememek bitimsiz bir heyecan verdi bana.

mr.ryder, ünlü bir piyanist, resital vermek üzere kucuk bir kente gelir ve onunla beraber resitalin verilecegi persembe gecesini beklemeye baslariz. bu kücük kentte ne kadar insan varsa persembe gecesini beklemektedir, herkesin persembe gününe dair bir umudu, beklentisi vardir. hepsi icin dogru gece, her seyin güzelleserek degisecegi persembe gecesidir ve persembe gecesinden sonra ne kendilerinin ne de kentin gelecegi eskisi gibi olacaktir. mr.ryder, kente gelisinden itibaren el üstünde tutulur, onu tanimayan, ona saygi göstermeyen, persembe gecesi yapacagi konusmayi heyecanla beklemeyen tek bir kisi yoktur. bu anlattigim kadarki bölümü romanin bir katmani olarak kabul edelim.

mr. ryder sehirde gecirdigi kisa sürede pek cok kisiyle karsilasir, karsilastiklari mr. ryder'in gecmisidir. sokakta yürürken ansizin biri dokunur omuzuna, karsisinda cocukluk arkadasini bulur. attigi her adimda, baktigi her yüzde, gectigi her sokakta cocukluguna dair, gecmisine dair izler bulur mr. ryder, cogu zaman bunlari yadirgamaz bile, iste romanin bu katmani düsle gercegin belirsizlestigi bir alanda gecer. kazuo ishiguro'nun ustaligi da esas bu bölümde ortaya cikar.

romani daha fazla anlatmayayim ancak okuyacak olanlar icin bir iki ipucu vereyim, mr. ryder'in sehirdeki en büyük yardimcisi olacak, persembe gecesinin hazirlayicisi, otel müdürü mr.hoffman'a ve onun piyanist olma hevesindeki genc ogluna dikkat edin, bu iki isim mr. ryder'a öylesine yakinlar ki...

kazuo ishiguro, günümüzün okunmasi gereken yazarlarindan biri kuskusuz. gecenlerde edebiyat yazilari yayinlanan murat belge de aynen boyle soyluyor. ne var ki, bu roman icin, avunamayanlar icin ayni düsüncede degil. "sürekli bir kasvet icinde geciyor, bu edebiyati sevmiyorum." diyerek özetliyor düsüncelerini yazisinda. söylememe gerek var mi bilmiyorum ama avunamayanlar, murat belge'nin yaptigi gibi iki cümleyle gecistirilerek hafife alinacak bir roman degil.

avunamayanlar, son zamanlarda okudugum en güzel romandi.

Thursday, November 12, 2009

ahmet altan gülmecesi

ülkemizde söhret sahibi bir grubun twitter üzerinden sakalasmalarina, sohbetlerine ara sira gozum takiliyor. bu tuhaf cemiyetin twitterdaki gözde isimlerinden biri sanirim ahmet hakan. sekiz saat önce bir haber gecmis ahmet altan ile ilgili, pek güldürdü beni.
söyledigine göre, ahmet altan kalamis divan'da yemek yerken yanina biri yaklasmis ve '15 yasindan beri sizin okuyucunuzum' demis, altan da 'tesekkurler' diye yanitlamis ve bunun üzerine adam derdini belli etmis : "ask cocuguydun, onun bunun cocugu oldun."

su uykusuz gecen sikintili gecemde bir kahkaha patlattim ki sormayin. ahmet altan beni bagislasin ama onunla romanlardan konusmayi siyaset konusmaya yegleyen gruba dahil oldugumu söylemeliyim.

Thursday, November 05, 2009

gabrielle 'coco' chanel


bugun igor stravinsky ve gabrielle chanel'in söylendigi gibi büyük askindan ziyade gösterisli, kibirli, azametli bir kadinin tuhaf yalnizligina sahit oldum. 87 yillik bir yasam, dolu dolu, tutkuyla yasanmis, cesaretle gecirilmis uzun yillar. düslerinin pesinden kararlilikla giden bir kadin ve düslerine dahil olmaya calismis pek cok adam. kac tanesini düslerine dahil etmistir diye dusundum filmi izlerken, hangisine 'sen benim her seyimsin' diyebilmistir. bu kisinin igor stravinsky olmadigini söylemeye gerek yok, benim aklimdaki isim, filmin hemen basinda trafik kazasinda ölen 'çocuk' lakaplı sevgilisi arthur capel. bir trafik kazasiyla gölgelenen düsler, yitirilen firsatlar ve asla cevabini veremeyecegi sorularla basbasa kalan bir kadin. sanirim bu trafik kazasi, gabrielle chanel'in hayati boyunca tasiyacagi bir sorun olarak üzerinde kalmistir.


paris'in isgali sirasinda bir nazi subayiyla ritz otelde tensel hazlar yasiyor olusunu garipseyenler olabilir, onlara en güzeli cevabi kendisi veriyor: "benim yasimdaki bir kadindan, ask yasayabilecegi bir adamin pasaportuna bakmasini bekleyemezsiniz." sorgu sirasinda verdigi bu yanit, gabrielle chanel'in ne kadar korkusuz ve güclü oldugunu gösteriyor bana. filmde, elbette bunlar anlatilmiyor ancak öyle bir sahne var ki bu anlattigim diyalogu düsünmeden edemiyorsunuz. stravinsky'nin karisi, artik yasak iliskiyi sezdiginde, coco'yu kenara cekip soruyor (sorguluyor mu demeli?): "siz yaptiginiz hicbir seyden sucluluk duymaz misiniz" ve cevap: "hayir!"


coco chanel, kimileri onu nazi isbirlikciligiyle sucluyor, kimileri kirli ve karanlik gecmisinin üzerinin örtüldügünü söylüyor, kimileri hayatina girip cikan erkekleri sorguluyor, cimriliginden tutun anti-semitik tutumlarina dek elestiriliyor. evet, ben bütün bunlara ikna olur gibiyim ama biliyorum ki coco chanel de, bir seylerden sucluluk duyuyor, duydugu icin bu kadar kararli, bu kadar korkusuz ve bu sucluluk duygusunu bütün dünyadan saklamak istedigi icin bu kadar yalniz.


(ve anna mouglalis, coco chanel'i herhalde ondan daha iyi kimse oynayamazdi. sevisir gibi ictigi sigarasiyla, sesiyle, bakisiyla öyle zarif ve güzeldi ki.)


Monday, November 02, 2009

ah hakki vah hakki

senelerdir bütün kitapcilarda ilk bakista gördügüm, korsan tezgahlarina hic bakmadigim halde gozume ilisen, sahhaflarda arayan soranlar sayesinde isittigim bir kitap var, olasiliksiz. dün aksam kitabin yazarini gordum televizyonda, adam fawer. kitaplarim hicbir ülkede türkiye'de oldugundan daha populer olmadi diyordu. bunca zaman bende hicbir merak uyandirmayan kitap, yazarinin bu sözlerinden sonra dikkatimi cekti. neden bu kitap türkiye'de bu kadar populer oldu merak ettim dogrusu, bu konuda kitabi okumus birileri beni aydinlatirsa sevinirim.

yazarin katildigi programin konuklarindan birisi de hakki devrim üstadimizdi. sordugu bilgece sorularla yazarin dusunce dunyasini anlamamiza fevkalade yardimci oldu.

ilk sorusu : Aldous Huxley'i taniyor musunuz?

aradan 15 - 20 dakika gecer, bu sürede yazarin yasamindaki bazi dönüm noktalarina deginilir ve hakki devrim ikinci sorusunu sorar:

Robert Merle'i taniyor musunuz? (bundan baska sorusu olmadigini da eklemistir.)

gectigimiz günlerde bir yazisinda, toplumca bir kitabi, bir filmi soyle agiz tadiyla birakin etraflica tartismayi konusamadigimizdan yakiniyordu hakki devrim. ben de katilmistim onun bu serzenisine. hakki devrim'in bir edebi tartismadan, bir sohbetin hoslugundan anladigi sey sanmiyorum ki karsimizda buldugumuz bir yazara aklimiza geliveren iki yazari sormak olsun.

sözün özü, bazen sessiz kalmak, gelisiguzel iki laf etmekten ya da iki soru sormaktan iyidir, hakki devrim icin bile böyledir.
cool hit counter